Viyana…
Ben bu şehri çok sevdim. Kültür, sanat, tarih ile iç içe geçmiş bir şehir. Sokak aralarında gezerken klasik müzik dinletileri. Modern ve temiz bir şehir ile karşı karşıyayım. Üç günlük bir gezide her sokağını her detayını öğrenmek istediğim bir şehir.

Gitmeden önce Before Sunrise filmini izlemiştim, çok beğendiğim bir film oldu. Viyana’na sokaklarında, caddelerinde ve ünlü meydanlarında geçen bir film. Sokaklarında yürürken film sahnesindeymiş gibi hissettim.
Uçaktan iner inemez trene binip Viyana Merkez İstasyonunda iniyoruz, oradan U1 metro hattı ile Stephanplatz durağında inip Viyana’nın kalbi Aziz Stephan Kilisesi ve meydanını gezmeye başlıyoruz. Şubat ayı hava kapalı ama soğuk değil. Katedralin yapımı 17. yy da başlanmış ve günümüze kadar bir çok savaş görmüş. Savaş zamanlarında Viyana halkının sığındığı bir mekan aynı zamanda. Tepesinde bulunan çan ise Osmanlı askerlerinin geri çekilmesi ile geride kalan metallerden eritilerek yapılmış. Bir çok heykelde Osmanlı askerlerinin simgeleyen figürler görüyorum.
Yürüyerek Domgasse’de numara 5 de Mozart’ın evini görüyorum. Mozart burada yaşamış ve besteler yapmış. Turistlerin ziyaretine açık.


Yürüyüşten o kadar keyif alıyorum ki, sakin ve huzur dolu anılar biriktiriyorum. Şehir gürültüsü yok.

Albertina Müzesine yolum düşüyor. Burası birçok sanat eserine ev sahipliği yapan bu müzenin içerisinde Leonardo, Michelangelo ve Picasso gibi ünlülerin yaptığı resimlerde var. Hafburg sarayının hemen yanında yer alıyor.
Hofburg Sarayını çevresini gezerken sokakta klasik müzik için bilet satan satıcılar ile karşılıyorum. Biraz bilgi aldıktan sonra akşam arka sıradan 2 kişilik klasik müzik konseri için bilet alıyorum. Klasik müziği severim, dinlemeden dönmek istemiyorum. Beklentim çok büyük değil.
Bu kadar yürüdükten sonra açlık ve yorgunluk oluyor. Hafburg sarayının etrafında billa market görüp iceri girip içeride birseyler atıştırdıktan sonra otele geçiyorum.
worgenstrasse’de küçük bir otelde kalıyorum. Metroya durağına on dakika mesafede. Hızlı bir check in, odaya giris ve bir süre dinleniyorum.


Aksam güzel bir yemek yiyoruz, ardından kaisser orkestrasını dinlemek üzere salona girişi yapıyoruz. Paltolarımızı teslim ettikten sonra yerlerimize geçip konseri dinliyoruz. Salon küçük ve Viyana tarihine uygun. Avusturyalı sanatçılardan birçok ünlü sanatçının bestesini dinliyoruz. Salonda müthiş bir alkış başlıyor. Beklediğimden çok iyi konser oluyor. Konser bitip dışarı çıktıktan sonra tekrar Viyana sokaklarına çıkıyoruz. Bu sefer nereye gittiğimi bilmeden bir süre yürüyüp günü sonlandırıyorum.

Kapalı bir Viyana sabahına uyanıyorum. Kapalı havaları seviyorum, bu konuda zerre şikayet etmem. Mutlu oluyorum hatta. Güneş ile aram hiç bir zaman iyi olmadı.

Hofburg Sarayının yakınında Avusturya Ulusal Kütüphanesine giriyorum. Kütüphaneleri gerçekten seviyorum. Bu kadar insanın sessiz kalabildiği ender yerlerden. İçerisi çok büyük ve milyonlarca eser barındırıyor.

Osmanlı İmparatorluğunun Viyana kuşatması sırasında Avusturya – Macaristan Prensi Eugen heykelini görüyorum. Ömrü hayatındaki tek askeri başarısı Osmanlı İmpatorluğuna karşı Viyana’yı savunmak olmuş.

Viyana’da marketlerde self servis yiyecekler alınabiliyor. Hızlıca bir şeyler atıştırıp biraz da dinlendikten sonra Belverede Sarayına gidiyorum.

Belvedere Sarayını Prens Eugen yaptırmış. Özellikle bahçesi çok büyük olan bu saray iki bölümden oluşuyor. Havanın güneşli olmasıyla Viyana halkı kendini bu bahçeye atmış resmen. İnsanlar kitap okuyor ve kış güneşinin tadını çıkartıyorlar.

Habsburg hanedanın kışlık olarak kullandığı saraya geliyorum. Önünden atlı arabalar geçiyor. Çok güzel yürüyüş alanlarının da olduğu geniş bir bahçeye sahip.

Hofburg sarayı ve çevresi müzeler ile dolu, imparotiriçe Maria Theresa meydanına varıyorum. Hafburg hanedanın hukumdarlarindan olan Maria Theresa adını yaşatmak için bu meydan yapılmış. Meydanin ortasında etkiyelici bir anıtı var. Bu meydanına çevresinde Tarih ve Sanat müzesi var.
Akşam yemeği için Viyana şinitzelini tercih ediyorum. Lezzetli bir akşam yemeğinden sonra, havanın soğuduğunu fark ediyorum. Akşam için meşhur Cafe Central için rezervasyon yaptırmıştım, orada doğru gidiyorum. İçerisi kalabalık otantik bir havası var. Bize ayrılan masaya oturuyoruz. Viyana kahvesi ve tatlısı siparişi verdikten sonra piyano dinletisi eşliğinde günü yorgunluğunu atıyorum. Cafe Central 19. YY. Viyana Entelektüel cenahının sürekli uğradığı bir yer. Zweig, adler, freud buraya sik sik gelirlermiş. Oturduğum masanın adlerin masasi olduğu işaretlenmiş. Umarım doğrudur. Ancak bunlar işi ticarete dökmüş,masalar dip dibe yerleştirilmiş. Tatlida güzel değildi. İyice sinirlerim bozuldu. Adler ve freud ün kemiklerinin sizladigina eminim. Garson bahşiş almak için gereksiz ısrarından sonra 10 euro bahşiş verip, kalktım ve bir daha Cafe Central a gelmemek üzere ayrıldım. Gecenin ilerleyen saatleri hava soğuk, otelime doğru yürüyorum.
Ertesi gün çok bir vaktim yok, Sabah saat 9 da Viyana tren istasyonundan Prag’a giden trene bilet almıştım. 6 numaralı peronda trenimi bekliyorum. Yanımda dostoyevskinin yer altından notlar kitabı. Bu kitabı trende okumayı planliyorum. Bizim olduğumuz vagonda bizimle birlikte bir kaç kişi var. Yaklaşık dört saat sürecek bir yolculuğumuz olacak. Hava kapalı ve soğuk viyana şehir merkezinden uzaklaştıkça manzaramız değişiyor. Avusturya’nın küçük köylerinden geçiyoruz. Çekya’ya yaklaştıkça ekonomiye bağlı manzara da değişiyor. Evler köyler daha eski yapılar halinde karşımıza çıkıyor. Dışarıda rüzgar ve yağmur var.